İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ve TÜSİAD Başkanlarına yönelik soruşturma yabancı yatırımcının Türkiye’ye dönük algısını da bozdu.
İngiltere’deki Cardiff Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Engin Kara’ya göre, Türkiye ekonomisinde neyin ne zaman olacağına dair en küçük bir fikir yürütmek bile imkânsız hale geldi.
Nefes'ten Şehriban Kıraç, Prof. Dr. Engin Kara ile Türkiye’deki son gelişmeleri konuştu...
Önce TÜSİAD başkanlarına yönelik soruşturma, sonra İBB’ye yapılan operasyon ve Ekrem İmamoğlu'nun tutuklanmasına giden süreçte Türkiye ekonomisi büyük yara aldı. Türkiye ekonomisi adeta raydan çıktı. Siz ekonomi açısından gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye ekonomisinin esas sorunu, bu tür ekstrem gelişmelerin yaşanabilme olasılığın olması. Şimdi gelinen nokta, o uyarıların ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor. Var olan düzen maalesef bu tür gelişmelere açık ve olanak tanıyor.
Dediğiniz gibi, Türkiye ekonomisi adeta sürekli tren kazası geçiriyor. Bu sürekli krizler, ekonominin yapısal sorunlarının çözülmediğini gösteriyor. Aslında her bir kriz, bir öncekinin üzerine binerek daha da derinleşiyor ve iyileşme süreci giderek zorlaşıyor. Kısa bir toparlanma olur gibi oluyor ama ardından yeniden raydan çıkıyor. Böyle, bir saat sonra ne olacağı belli olmayan bir ortamda, yatırımdan, sağlıklı ve sürdürülebilir bir büyümeden bahsetmek mümkün değil.
Bundan sonrası için öngörüleriniz neler, ekonomi nereye gider?
Aşağı yönlü bir trend olduğu açık. Bu nereye kadar devam eder, kestirmek zor. Ama şunu biliyoruz: Dünya tarihinin en büyük ekonomik krizi olarak anılan Büyük Buhran'da toplam gelir kaybı yaklaşık yüzde 30 civarındaydı. Bugün Türkiye'de toplumun geniş kesimleri ciddi gelir kayıpları yaşıyor ve alım gücü giderek düşüyor. Özellikle orta sınıf hızla erimekte ve yoksulluk sınırı altına düşen hane sayısı artmakta. Ve maalesef bu durumun devam edeceği görülüyor.
Bu ekonomik gerilemenin ne kadar süreceği, sorunların kaynağına inecek yapısal çözümlerin gelip gelmeyeceğine bağlı. Şu andaki politikalar, sorunun kökenine değil, sadece belirtilerine odaklanıyor. Bu nedenle, kısa vadede kalıcı bir iyileşme beklentisi gerçekçi görünmüyor.
YABANCIDA ALGI ÇOKTAN ŞEKİLLENMİŞ DURUMDA
Hem İBB operasyonu hem TÜSİAD başkanlarına dönük soruşturma yurt dışı yatırımcı tarafından nasıl okunuyor, yabancı yatırımcı tarafından Türkiye'ye dönük bundan sonraki algı nasıl olur?
Pazartesi sabahı BBC radyoda ülkenin en çok dinlenen programlarından birini dinliyordum. Konu Türkiye'ye geldi. Sunucu, gelişmeleri aktardıktan sonra uzman bir konukla röportaj yaptı. Uzman konuğa doğrudan şu soruyu sordu: "Türkiye hâlâ bir demokrasi mi, yoksa artık bir otokrasi mi demeliyiz?"
Bu tür soruların dünya kamuoyunda soruluyor olması bile, yabancı yatırımcının nasıl bir iklimde karar verdiğini açıkça ortaya koyuyor. Böyle bir algı, yatırım kararlarında 'Türkiye risk primi' olarak somut bir maliyete dönüşüyor. Aynı gün Uzak Doğu'dan bir arkadaşımla konuşurken, kendi ülkesinde de Türkiye ile ilgili benzer haberlerin BBC'den önce verildiğini söyledi. Algı çoktan şekillenmiş durumda. Bu tür operasyonlar yapılırken çoğu zaman gözden kaçan bir gerçek var: Bu algı bir kez oluştu mu, değiştirmek kolay değil ve zaman alır. Bu algının maliyeti uzun bir süre ödenecek bir maliyet.
Diyebilirsiniz ki, Rusya'da otokrasi var; bu tür demokrasi tartışmaları yatırım kararlarını çok da etkilemiyor. Ancak Türkiye ile Rusya arasında çok temel bir fark var. Rusya, doğal kaynaklar açısından zengin bir ülke. Stratejik olarak dış yatırımcının sermayesine Türkiye kadar bağımlı değil.
Türkiye'nin ise böyle bir lüksü yok. Türkiye, doğal kaynaklar yerine insan sermayesine, üretim kapasitesine ve yabancı yatırıma dayalı bir ekonomik model izlemek zorunda. Üstelik şu anda çifte bir kayıp yaşanıyor: Bir yandan yetişmiş insan kaynağı hızla göç ediyor, diğer yandan yabancı sermaye ülkeye gelmiyor. Yurtdışından sermaye gelmeyince, yetenekli insan kaynağı da yurtdışına göç edince, Türkiye'nin üretimi kim yapacak, zenginlik nasıl yaratılacak? Bu iki unsurun aynı anda kaybı, ekonomik gelecek açısından çok ciddi bir tehdit oluşturuyor.
Bu modelin çalışabilmesi için kurumsal güvenilirlik, hukukun üstünlüğü ve öngörülebilirlik şart. Yabancı yatırımcının getireceği sermaye hâlâ bu ekonominin temel ihtiyaçlarından biri.
SORUN FAİZ ORANLARINDA DEĞİL, EVİN YAPISINDA
Şu anda Türkiye ekonomisi açısından en can yakıcı sorunlar nelerdir?
Türkiye ekonomisinin en can yakıcı sorunu, ekonomik sorunların yalnızca teknik araçlarla çözülebileceğini düşünen dar bakış açısıdır. Şu anda yaşadığımız şey, ekonomi literatüründe "gerçek şok" diye tanımlanan bir durum: kurumların zayıfladığı, demokrasinin erozyona uğradığı bir dönemden geçiyoruz. Ama buna rağmen hâlâ çözüm olarak yalnızca faiz artırımı ya da döviz kurunun istikrarı öneriliyor.
Gerçek (reel) sorunlar, nominal araçlarla çözülemez. Faiz oranları ve döviz kurları nominal değişkenlerdir. Kurumsal çöküş, hukukun gerilemesi, demokratik standartların aşınması ise gerçek (reel) sorunlar. Nominal bir değişkenle reel bir sorunu çözmeye çalışmak, denklemi tutturmayan bir matematik problemi gibidir. Çözüm mümkün değildir, ve yaşadığımız tecrübeler de bunu doğruluyor.
Ben derslerimi hep ikiye bölerim: Birinci kısım, bir ülkede ekonomik refahı belirleyen temel faktörlerle ilgilidir: kurumların sağlıklılığı, demokrasinin kalitesi ve teknolojik kapasitedir. İkinci kısım ise, bu temel belirleyicilerin belirlediği refah seviyesine mümkün olduğunca yakınsamak için kullanılan para ve faiz politikalarını kapsar.
Bu yaklaşımı ben İngiltere'deki hocalarımdan öğrendim; onlar da kendi hocalarından öğrenmiş. Bu, nesiller boyu aktarılan bir ekonomi anlayışı. Açıkçası, kendi öğrencimin mezun olurken, kurumların zayıfladığı bir ortamda ekonomik reçete olarak sadece faizi önermesini ya da tüm sorunu döviz kuruna yüklemesini istemem. Böyle bir yaklaşım, ekonominin gerçek dinamiklerini anlamamış olduğunu gösterir. İyi yetişmiş bir iktisatçı, her zaman bir ülkenin kurumsal yapısını, hukukun üstünlüğünü ve siyasi istikrarını göz önünde bulundurmalı. Para politikasının rolünün önemli ama sınırlı olduğunu, kurumsal bozulmalar karşısında yetersiz kalacağını bilmeli.
Türkiye ekonomisini anlamak için belki şöyle bir benzetme yapabiliriz: Bir ev düşünün. Ülke, o evin kendisidir. Ama evin çatısı akıyor, temeli çatlamış, duvarlarında nem var. Böyle bir durumda içerideki kombinin sıcaklık ayarını değiştirmek neyi çözer?
Faiz politikası da ekonomide tam olarak bir termostat gibidir. Hava soğuduğunda ısıyı artırırsınız, ısındığında düşürürsünüz. Ama siz evi ısıtmaya çalışırken, çatıdan su akıyorsa ya da temelden ev kayıyorsa, o evde yaşamak zaten mümkün değildir. Termostatla oynayarak yapısal sorunlar çözülmez.
Bugüne kadar sunulan reçete, maalesef hep faiz oldu. Faiz indirildi, olmadı. Artırıldı, yine olmadı. TL aşırı değer kazandı, işe yaramadı. Aşırı değer kaybetti, yine işe yaramadı. Çünkü sorun faiz oranlarında değil, evin yapısında.
Kurumların çöktüğü, hukukun geri çekildiği, toplumsal uzlaşının zarar gördüğü bir ortamda sadece para politikasıyla istikrar sağlanamaz. Eğer biz hâlâ "faizler yükseldi, işler yoluna girecek" diye seviniyorsak, bu ekonomi bizi daha çok üzer.
Bir noktaya daha değinmek istiyorum: Merkez Bankası'nın uyguladığı politikalar, ekonomi teorisinde 'Phillips eğrisinin birinci dereceden yaklaşımı' dediğimiz, yani doğrusal ve basitleştirilmiş bir modele dayanıyor. Bu yaklaşım normal zamanlarda işe yarayabilir. Ancak Türkiye ekonomisinin şu andaki durumu çok daha karmaşık ve dediğim gibi 'uç olayların' domine ettiği bir ekonomik gerçeklik söz konusu. Bu model, ekonomik şokların simetrik olduğunu varsayar ve ekstrem olayların etkisini yeterince dikkate almaz. Oysa Türkiye gibi zayıf kurumlar nedeniyle her an her şeyin yaşanabildiği bir ortamda, ekonomik şokların etkileri asimetriktir ve basit faiz ayarlamalarıyla yönetilemeyecek kadar karmaşıktır.
Basit bir benzetmeyle açıklayacak olursam: Merkez Bankası sakin bir havada gemiyi yürütecek bir navigasyon sistemi kullanıyor, oysa ekonomi şu anda fırtınalı bir denizde, dev dalgalar ve beklenmedik akıntılarla karşı karşıya. Sakin bir havada dümeni sağa veya sola kırdığınızda etkisi başkadır, fırtınalı bir havada bambaşkadır. Böyle bir ortamda basit navigasyon sistemleri yetersiz kalır; 'üçüncü dereceden yaklaşım' dediğimiz, ekonomideki karmaşık etkileşimleri ve aşırı olayları dikkate alan modeller gerekiyor.
Tabi burada çok teknik ayrıntıya girmek istemiyorum, ama bu teknik gibi görünen ayrım aslında çok önemli. Basit modeller basit zamanlarda işe yarar. Karmaşık ve krizlerle dolu dönemlerde ise daha sofistike yaklaşımlar gerekir. Türkiye'nin şu anda ihtiyacı olan, bu karmaşık gerçekliği kavrayabilen bir ekonomi yönetimi anlayışıdır.
HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ SAĞLANMALI
Bundan sonraki süreçte Türkiye'nin tekrar güven kazanması mümkün mü? Türkiye ekonomisinin düze çıkması için asıl atılması gereken adımlar nelerdir?
Mehmet Şimşek'in programı, ekonomik rasyonaliteye dönüş adına bir alan açtı. Ancak programı finansal istikrarı hedeflerken, ironik bir sonuç doğurdu: kazanılan ekonomik kredibilite ve artan döviz rezervleri, yapısal ekonomik sorunları çözmek için kullanılmak yerine, siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırıldı.
Bu tam olarak şu anlama geliyor: Merkez Bankası'nın artan döviz rezervleri ve piyasalarda oluşan güven ortamı, yapısal ekonomik reformları ilerletmek için değil, ekonomi dışı alanlarda hareket alanı yaratmak için bir fırsat olarak görüldü. Ekonomik rasyonalite, siyasi hesaplar için bir araç haline geldi.
Bunun yaşanabileceğini öngörmek gerçekten zor muydu? Bu soru sadece siyasetçilere değil, Merkez Bankası yöneticileri için de geçerli. Merkez Bankası başkanının son gelişmelerin ardından 'Ekonominin temel dinamiklerinde hiçbir bozulma yok' açıklaması yapması, gerçekliğin tam tersi bir tablo çiziyor. Yüzbinlerce insan meydanlara dolarken, temel gıda maddelerinin bile lüks haline geldiği bir ortamda, böylesi açıklamalar ekonomi biliminin varlık nedenini sorgulatıyor. 'Türk'ün Batı'nın alıp dejenere etmediği hiçbir kavram yok' derler, sanki ekonomi bilimi de benzer bir deformasyona uğramış gibi. Teknokratlar ekonomik politikaları tasarlarken, bunların sadece finansal değil, toplumsal sonuçlarını da hesaba katmalı.
Bu yaşananlar neden güçlü kurumların çok önemli olduğunu gösteriyor. Çünkü güçlü kurumlar siyasi partilerin ya da belirli grupların değil, tüm halkın refahını hedefler. Bir siyasi partinin amacı her zaman geniş kitlelerin refahı olmayabilir - dar çıkar gruplarına hizmet etmek ya da kendi iktidarını korumak da olabilir. İşte tam bu nedenle bağımsız kurumlar, hukukun üstünlüğü ve demokratik denge-denetleme mekanizmaları hayati önem taşır. Bunlar, ekonomik kazanımların tüm topluma yayılmasını ve sürdürülebilir olmasını garanti eden mekanizmalardır.
Türkiye'nin ekonomik toparlanması için yol haritası açık: Öncelikle hukukun üstünlüğünü, kurumsal bağımsızlığı ve demokratik standartları güçlendirmek gerekiyor. Ekonomik kredibilite ve kaynaklar, bu alanlara yatırım yapmak için kullanılmalı. Aksi takdirde, faiz ve kur politikalarıyla sağlanacak iyileşmeler geçici olmaya mahkumdur ve sadece belirli kesimlere fayda sağlar.
"Mehmet Şimşek yurtdışından para bulabilecek mi?" sorusuna gelince, evet, kısa vadeli finansman sağlayabilir ancak bu fonlar giderek artan maliyetlerle elde edilebilir ve sadece günü kurtarmaya yarar. Taşıma suyla değirmen ne kadar döner?
Bugün ekonomi yönetimi tarafından açılan yol, ülkenin siyasi ve ekonomik tarihinde kalıcı izler bırakacak türden gelişmelere sahne oluyor. Bu süreçten çıkış, ancak kazanılan ekonomik kredibiliteyi doğru alanlara yönlendiren, kurumsal yapıyı güçlendiren ve böylece tüm toplumun refahını hedefleyen bir yaklaşımla mümkündür.
Fiyat artışları ve yüksek enflasyon karşısında gelir erimesi nereye varacak. Önümüzdeki günlerde vatandaşı nasıl günler bekliyor?
Gelir erimesi maalesef devam edecek gibi görünüyor. Önümüzdeki günlerde vatandaşı bekleyen en büyük zorluk, bu belirsizlik ortamında ekonomik kararlar almak olacak.
Şu anki ekonomik ortamda, fiyatlar gelir artışlarından çok daha hızlı yükseliyor. Asgari ücret artışları ve emekli maaşlarına yapılan zamlar resmi enflasyonun bile gerisinde kalıyor. Barınma ve eğitim enflasyonu ise ortalama enflasyon çok üzerinde seyrediyor. Özellikle sabit gelirli kesimler, temel ihtiyaçlarını karşılamakta giderek daha fazla zorlanacak.
Belirsizlik ortamında işletmeler de risk almaktan kaçınıyor. Bu da istihdam yaratılmasını engelliyor ve işsizliğin artmasına neden oluyor. İşsizlik ve enflasyonun birlikte yükselmesi, ekonomi literatüründe 'stagflasyon' olarak adlandırılan ve çözümü çok daha zor olan bir duruma işaret ediyor.
Ekonomide güven unsuru tesis edilmeden ve daha önce bahsettiğim kurumsal yapı güçlendirilmeden, vatandaşın gelir kaybı sorununun çözülmesi mümkün görünmüyor. Kısa vadede tasarruf imkanları sınırlı olan vatandaşlar için, bu süreç oldukça sancılı geçecek gibi görünüyor.
ÖNGÖRÜLEBİLİRLİK TAMAMEN ORTADAN KALKTI
2025 sonu öngörüleriniz neler, büyüme, enflasyon, işsizlik, faiz konusunda tahminleriniz var mı bu alanlarda ne tür riskler var?
Enflasyon, işsizlik ve büyüme için tahminlerim var, ancak bugünden yarının ne olacağı belli olmayan bir ortamda bu tahminlerin çok da anlamı yok.
Öngörülebilirlik tamamen ortadan kalkmış durumda. Düşünün, en zorlu hava koşullarında bile meteorolojik tahminler belirli bir güvenilirlik çerçevesinde yapılabilir. Fırtına olasılığı yüzde 30, yağmur olasılığı yüzde 60 gibi. Bu tahminler mükemmel olmasa da, insanlar ona göre hazırlık yapabilir. Türkiye ekonomisinde ise neyin ne zaman olacağına dair en küçük bir fikir yürütmek bile imkânsız hale geldi. Her şey belirsiz. Bir şirketsiniz, fiyat belirlemeniz gerekiyor; ama yarın ne olacağını bilmiyorsunuz. Bu durumda ne yaparsınız? Normalde yapacağınız zammın çok üstünde bir zam yapar, gelecekteki belirsizliği bugünden fiyatlamaya çalışırsınız.
Bu belirsizlik ortamında sayısal tahminler yapmaktan ziyade, yapısal sorunların çözülmesi gerektiğini vurgulamak daha önemli.
KALICI ÇÖZÜM BULUNMASI ZORLAŞIYOR
Türkiye ekonomisinin düze çıkması için asıl atılması gereken adımlar nelerdir?
Türkiye'nin güven kazanması meselesi artık salt ekonomik tedbirlerle çözülecek bir noktanın ötesine geçti. Gördüğümüz şey, ekonomik alandaki sorunların ötesinde, doğrudan siyasi tercihlerin ve yönetim anlayışının bir sonucu. Açıkçası, mevcut yapı içinde kalıcı çözüm bulunması giderek zorlaşıyor. Atılması gereken adımları konuşmak için, önce siyasi iradenin değişmesi gerekiyor. Zamanı gelince, yeni bir yönetim anlayışıyla ekonomiyi sağlam temeller üzerine nasıl oturtabileceğimizi konuşabiliriz. Umarım bu yaşananlar, toplumda 'bir musibet bin nasihatten iyidir' dedirtecek bir farkındalık yaratır ve geleceği daha sağlam temeller üzerine inşa etme fırsatını yakalarız.
Sayfa başına git








